03.SayfaHüsetin AdıgüzelYazarlarımız

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCU İRADESİ

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Hüseyin ADIGÜZEL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin 1914 – 1918 yılları arasında yaşadığı I. Dünya Savaşı sonunda, başkenti dâhil işgal edildikten sonra, 1919 – 1922 yılları arasında yaşanan KURTULUŞ SAVAŞI nihayetinde kuruldu. Kurucuları başta başkomutan Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarıydı. Bunları hepimiz biliyoruz. Fakat bilmediğimiz şey, Cumhuriyetimizi kuran, kurucu iradenin ne olduğudur. Bu irade, Mustafa Kemal’dir, onun manevi dünyası, onun fikir hazinesi ve dünya görüşüdür. Kurulan her yeni devlet, kendini, bir güce bağlar. Kimisi, asil ve zenginlerine, kimisi proletaryasına, kimisi de halkına… Mustafa Kemal de kurduğu yeni devletini TÜRK’e, Türk Milletine ve onun dünyalara sığmayan manevi yapısına bağladı…. Bu düşüncemizi örnekleri ile açmaya çalışalım.
Mustafa Kemal, 19. Mayıs. 1919 günü Samsun’a çıktığı zaman “Devlet-i Aliyye” nin yani Osmanlı Devleti’nin bir generali, Osmanlı milletinin bir ferdiydi. İsteseydi devletin adını Osmanlı Devleti olarak bırakır ya da Mustafa Kemal devleti, milletin adını da Mustafa Kemal milleti olarak koyabilirdi. Fakat O, insanlığın gelişim çizgisini dikkatlice takip eden bir devlet adamı olarak Milli bir devlet kurmayı düşündü. O güne kadar oluşturduğu “Dünya Görüşü – ideolojisi “ doğrultusunda, Devletin adını Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak belirledi, devletin güç aldığı toplumu da Türk Milleti diye adlandırdı.
Türkiye Cumhuriyet Devleti, isim babası olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuştur. En yakın çalışma arkadaşlarının bile cumhuriyetin kurulacağından haberleri yokken Mustafa Kemal Başbakan İsmet Paşa’ya ; “Yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz” dediğinde takvimler 28 Ekim 1923 tarihini gösteriyordu. Ve dediği gibi oldu; yarın, yani 29 Ekim1923 günü Cumhuriyet ilan edildi. O günden sonra, artık Osmanlı devleti ve Osmanlı halkı yoktu, yerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti vardı. Çok önemli bir devrim gerçekleştirilmişti. Altı yüz yıllık bir devlet ve millet adı ortadan kaldırılmış, devletin adı kurucu unsurun adı ile özdeşleştirilmişti.
Cumhuriyet Döneminde, yani Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanı olarak ülkeyi yönettiği dönemde, Ermenileri “Sadık-ı Teba” ya da “kavm-i sadıka”; Arap milletini “Kavmi Necip” kendi milletini yani Türkmenleri “Kavm-i Ecnebi” kabul eden kavim anlayışını yerle bir ederek Türklük şuurunu öne çıkardı. Osmanlı’da yüzlerce yıl süren ve Türk’ü, Türklüğü dışlayan kavm-i asabiye duygusu, böylece esas kök olan asli unsura döndü. Yani, devletin dayanağı, bir kavimler salatası olmaktan çıkarılarak Türk’e yani Türk milletine dayandırıldı. Bu hamle Cumhuriyetin ilanı ile hayata geçirildi. Bugün Ermeni’nin, Rum’un, Arab’ın ve Arap sevicilerinin Atatürk’e neden bu kadar düşman olduklarını hayata geçirilen bu anlayışta aramak gerekir. Ellerindeki üstünlük vasıtalarının Mustafa Kemal tarafından ellerinden alınması, mevkilerini kaybetmeleri, “etrak-ı bî idrak” (göçebe, idraksiz) Türklerin kendilerini tanımaları sonucu devlete hâkim olmaları, onlara göre sadece ve sadece Mustafa Kemal’in eseridir. Bu yüzden, kendi milletlerinin en büyük düşmanı olarak Mustafa Kemal’i görmektedirler.
Aynı şekilde Avrupa Devletleri, bugünün Avrupa Birliği de Mustafa Kemal’den rahatsızdır. O’nun, uyuşuk, hurafeler ve batıl inançlar içerisinde boğulmakta olan Osmanlı halkından, atik, arayan, soran bir millet ortaya çıkarmasından Avrupa’nın sömürgecileri de oldukça rahatsız olmuşlardır. Çünkü Mustafa Kemal’in şekillendirdiği millet anlayışı ile sömürecekleri bir Anadolu kalmıyordu. Arap halkları da Mustafa Kemal’i sevmediler. Gayet doğaldı… Mustafa Kemal, ülkesinin bağımsızlığı ve halkının özgürlüğü için, onların ülkelerine davet ettikleri efendileri ile savaştı. Bağımsız bir ülke ve özgür bir millet yarattı. Osmanlı dönemindeki Kavm-i Necib’i sıradan bir halk haline getirdi. İmtiyazlarını ellerinden aldı.
Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, yeni Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk milletini asli unsur yaptığı ve devletin kurucu iradesi haline getirdiği için, ne Osmanlının azınlıkları (Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Yahudiler gibi) ne Avrupa’nın emperyalistleri ne Araplar ne de ülke içinde dini, politika malzemesi haline getirerek büyük rantlar elde eden Arap sevicileri dinciler tarafından sevilmemiştir.
Bugün ya da on beş yirmi yıl önceleri, bu ülkede doğup büyümüş, cumhuriyetin nimetleri ile okumuş, o nimetler ile beslenmiş, vatansever olduklarına inandığımız, kendilerini solcu, sosyalist, komünist diye tanımlayanların da aynı saflarda, (Arapların, Ermenilerin ve dincilerin yanında) yer aldığını görmek gerçekten çok şaşırtıcıdır. “Burjuva Devrimcisi”, “Kapitalistlerin Uşağı” gibi alçaltıcı ifadelerle söz ettikleri Mustafa Kemal, onların afyonu olan Karl Marks, Engels ve Lenin’in öğretileri ile komünist ya da sosyalist oldukları halde, milletini seven, vatanını seven bu insanlara düşman olarak gösterilmiştir. Mustafa Kemal’e düşman olanlar elbette Türk’e de düşman olmuşlardır. Bu düşmanlık onları, Kürtlerle, Ermenilerle, Araplarla iş birliğine kadar götürmüş, Türk sözünü, aynı Osmanlı’da olduğu gibi, aşağılama sözü olarak kullanmalarının da sebebi olmuştur.
Mustafa Kemal, “devleti kuran” kurucu iradenin yani Türk Merkezli Yönetimin, siyasi alandaki ilk ve en büyük temsilcisidir. O, Osmanlı Milleti anlayışının, devleti ve milleti nereye götürdüğünü, 1900’lü yılların başından beri, içinde yaşadığı olağanüstü şartlarla görmüş, yaşamış bir asker, devlet adamı olarak kurucu temsilcisi olduğu yeni devleti, Türk milletine ve Türklük bilincine dayandırmıştır. Türklük olgusunun, günümüzde “yeni Osmanlıcılık” akımı karşısındaki sosyo – kültürel direncinin nerelerden kaynaklandığını Atatürk’ün yaşadığı müddet boyunca yaptığı konuşmalarda, verdiği demeçlerde gözlemlemek mümkündür. Mesela; “Türkiye Türklerindir”, “ Hayattaki yegâne üstünlüğüm Türk olarak doğmaktır.”, “Türk, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir”, “Bu ülke tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır”, “Türklük, benim en derin güven kaynağım, en derin övünç dayanağımdır” diyen başkomutan, “Türkçülük Olgusu” nun ve “Türklüğün” kendisi için ne anlam ifade ettiğini bu ifadelerle açık olarak göstermiştir. Türk olmayan, Türk’ü tanımayan, Türk’e güvenmeyen hiç kimse bu sözleri söyleyemez / söylemez…
Cumhuriyetimizin kuruluşunun onuncu yılında yaptığı konuşmada “ …. Hiçbir şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı, atinin medeni ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” derken ondaki milletine güveni ve inancı gösteriyordu. “Yüksel Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur!” diye haykırırken de aynı güven ve inancı ifade ediyordu.
Büyük nutkunun son kısmında, uzun yaşam süreci içerisinde her milletin başına gelebilecek tehlikelere işaret ettikten sonra “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk Cumhuriyetini, Türk istiklalini ebediyen yaşatmak ve kurtarmaktır, muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyordu. Bu sözleri ile kurduğu Türk Cumhuriyet’ini, inandığı, güvendiği Türk gençlerine emanet ediyordu.
On beş yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde, yaptığı her konuşmada, verdiği her demeçte, söylediği her sözde, Türklük vurgusu yapmış, Türk milletinin varlığına ve ne kadar büyük bir millet olduğuna işaret etmiş, “Osmanlı Milleti” saçmalığına son vermiştir. Yeni kurduğu devletin, manen güçlü olması, manen beslenmesi için de devletin temeline Türklük harcını yerleştirmiş, devlet binasını çatısı dâhil “Türklük – Türkçülük- Türk Milliyetçiliği” fikirleri ile örmüştür. Cumhuriyet neslinin ideolojisi, dünya görüşü, bu fikirler üzerine bina edilmiştir. Hüseyinzâde Ali Bey’in ortaya attığı ve Ziya Gökalp’in sistemleştirdiği “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” olgusu, bu dönemde devletin ideolojisini oluşturmuş, uyuyanları uyandırmış, milletin gözünü açmıştır. Türk Milliyetçiliği ideolojisi, devletin resmi ideolojisi haline getirilmiştir. “Türk Milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir” diyen Kemal Paşa, milletini, o günlerin hem batılılarca, hem de Osmanlı’nın elit tabakası tarafından Türklere atfedilen “idraksiz, aptal, zekâsı kıt, tembel” gibi yalan ve uydurmaları yerle bir ediyor ve Türk milletinin gerçek karakterini ortaya koyuyordu…
Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanlığı yıllarında, Cumhuriyet neslinin, mutlu, huzurlu ve güven içinde yaşaması için tutmaları gereken yolu da cumhuriyetin ideolojisine uygun olarak işaret etmiştir. Hedef “Muasır Medeniyet” seviyesidir. Mustafa Kemal Atatürk, on beş yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde bir kere bile olsun “Batı medeniyeti” sözünü kullanmamıştır. O, Batının ne demek olduğunu yaşadığı tecrübelerle yakından öğrenmiş, Batılı olmayı hiçbir dönemde düşünmemiştir. Mustafa Kemal için medeniyet demek, “Muasır – çağdaş medeniyet” demektir. Bu medeniyetin gereği olarak da “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demiştir. Yani, çağdaş medeniyet seviyesini yakalamak istiyorsak “ ilimden başka yardımcımız yoktur” diyerek yakalamak istenen seviyenin anahtarının ilim olduğunu işaret etmiştir. Bu yüzden gençleri eğiten öğretmenlere “Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak sizlersiniz, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır!” diye seslenmiştir. Yani, Cumhuriyeti yaşatacak ve geliştirecek olan Türk Milli İdeolojisidir. Cumhuriyeti besleyen ana kaynak Türk milletidir, milletin görevini yapması için ilimle, irfanla mücehhez olması gerekmektedir. Bu, Mustafa Kemal’in milletine gösterdiği en önemli hedeftir. Bilimi önder kabul et ve aklını kullan!
Bu hedefin dışında, Türk Milletine ikinci bir hedef göstermiş “Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum” diyerek Türklerin yaşama şanslarını arttırmaları içim birlik olmalarını öğütlemiştir. 1933 senesinde 29 Ekim gecesi, Türk Gençlerine “Sovyetler Birliği bugün dostumuzdur. Onun elinde olan ve sımsıkı tuttuğu milletler, bir gün avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim o dostumuzun yönetiminde yaşayan dili bir, tarihi bir, kültürü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak demek yalnız o günü beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler böyle bir olaya nasıl hazırlanırlar? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz, bizim onlara yaklaşmamız gerekir” diyerek dünya Türklüğü ile birleşmeyi, bütünleşmeyi hedef olarak milletin önüne koymuştur.
Bu hedeflerin ardından ekonomide başlatılan yerli sanayi hamlesi, İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar yavaş yavaş hayata geçirilmeye başlandı. Yerli üretim teşvik edildi. Tarımda çağ atlatacak projeler hayata sokuldu. Yerli malı kullanılması teşvik edildi. Yerli üretim arttırıldı. Eti Bank, Sümerbank gibi işletmeler devlet tarafından hayata geçirildi. Türk Devleti, Cumhuriyetin sınırları içerisindeki her türlü üretimin Türk Milleti tarafından yapılmasına ve tüketilmesine öncelik verdi. Her şey Türk için, Türk tarafından, Türk’e göre yapıldı. O dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un “Vatanımız Türkiye, halkımız Türk Milleti, üretimimiz yabancı olamaz” diyerek Mustafa Kemal’in projelerine büyük destek vermesi kaydedilmesi gereken bir olgudur. Bu şartlar altında hem Osmanlı’dan kalan borçlar ödendi ve hem de beş kuruş dahi olsa borç alınmadı.
Eğitimde büyük bir hamle yapıldı. Eğitim tek elde toplandı. Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Dini eğitim veren okullar kapatıldı. Modern eğitim kurumları açıldı. Okullarda okutulacak ders kitaplarının müfredatları yeni baştan düzenlendi. Modern eğitim yaygınlaştırıldı. Yeni Üniversiteler açılırken eskileri yeniden düzenlendi.
Türkler, tarihleri boyunca “din devleti” olgusu içinde hiç yaşamamışlardır. O zaman Türkler dinsiz miydiler? Hayır, Türklerin tarih boyunca “Tek Tanrı” inancını yayan ve “Gök Tanrı Dini” denen dinleri olmuştur. Fakat din, devlet yönetiminde hiçbir zaman hâkim unsur ya da yardımcı öge haline getirilmemiştir. Osmanlı Devleti de aslına bakarsanız öyle bir devletti. Fakat daha sonra Fars ve Arap kültürünün etkisi ile din, bir kurum olarak devlet işlerine müdahale etmeye başlamıştı. Mustafa Kemal yeni devletin “laik” bir devlet olduğunu ilan etmiş ve din işleri için, devletin kontrol ettiği “Diyanet İşleri Başkanlığı” kurulmasını uygun görmüştü.
O dönemlerde belki fakir fakat mutlu bir halk, devletine inanan güvenen bir millet vardı. Devlet – millet el ele büyük başarılara imza atıldı. Bugün de neden olmasın?
Her şeyi ile “Milli ve Yerli” olan kurucu iradeye dönülmeli, milli ekonomi, milli eğitim, milli savunma, milli kalkınma, milli tarım, milli sanayi politikaları tekrar hayata geçirilmelidir. “Önce Vatan, önce Millet” anlayışı ön plana çıkarılmalıdır.
“Mazinin kararsız, çürümüş zihniyeti ölmüştür. Bütün Dünya bilmelidir ki, Türk milleti hakkını, haysiyetini, şerefini, tanıtmaya kadirdir.”
Bir makale içinde anlatmaya çalıştıklarımızın özeti şudur; Mustafa Kemal Atatürk; milletini bilen, tanıyan ve bu yüzden attığı her adımı milleti için atan, kurduğu devletin temelini de milletinin ideolojisi yani “Türklük Şuuru” ile atan ve devleti, milletine dayandıran eşine hiç rastlanmayan bir devlet adamıdır!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu