20.Sayfa21.SayfaHalil GürSayfalarYazarlarımız

SÖYLEYİN, NE YAPTINIZ TÜRK GENÇLİĞİNİ?!..

SÖYLEYİN, NE YAPTINIZ TÜRK GENÇLİĞİNİ?!..

(HALA DERS ALMADIK MI?)
Halil GÜR
Yazacaklarımı, bir Molla Kasım olup, öncelikle ve her şeyden önce kendime yazdım. Kendi hesabımı kendime verip, neticesini de, dünya gerçeklerini muhakkak dikkate alarak, hurafe batağına bulanmamış tüm milli ve manevi değerlerimin süzgecinden geçirerek ortaya koymaya çalıştım.
Tarık Buğra, bu sayfada çerçeve içerisinde okuduğunuz “Söyle, ne yaptın gençliğini?” diye başladığı yazısını,
“Sormak isterim bütün tiksinme, öfkelenme gücümle; o gençlik avcılarına.. o politikacılara, o yazar veya bilgin müsveddelerine:
-“Söyleyin ulan; ne yaptınız bu altın çağları? Bu gençlikleri? Bu Türkiye pırlantalarını? Bakabilecek misiniz bu dönen.. bu değişmiş yüzlere, ha?” cümleleri ile bitiriyor.
12 EYLÜL 1980
Bu cümleler, “bizim oğlanların” 12 Eylül 1980’de yaptıkları darbe öncesine, 1974 yılına ait. Yaşı altmış civarında ve üzerinde olanların rahatlıkla hatırlaması gereken yıllar. Türkiye, en kaba ifadesiyle, sağ-sol diye ikiye bölünmüştü. Özellikle 1980 yılına doğru hemen her gün onlarca Türk genci, nereden geldiği belli olmayan kurşunların hedefi oluyordu. Meğer bu süreçte “bizim oğlanlar” daha fazla kanın akmasını beklerlermiş. Daha fazla kan aksın, Türkiye iyice kutuplaşsın ki, kendileri darbe yaptıklarında kurtarıcı rolünü daha iyi oynayabilsinler. Nitekim öyle oldu. Her gün onlarca gencin öldürüldüğü bir Türkiye, 12 Eylül 1980 sabahından itibaren sütliman oluverdi. Artık birer halk kahramanı gibi, “Bizim oğlanlar” Konsey oluşturmuş, Türkiye’yi yönetiyordu.
Hapishaneler gençlerle dolduruldu. Yargılamalar başladı. Adaleti çok seven (?!) “bizim oğlanlar” denge gözetmeye başladılar. Bir sağdan, bir soldan idamlar başladı.
O günleri yaşayanlardanım; fakat uzun uzun anlatacak değilim.
1982 Anayasası, ardından1983’de Turgut Özal ile başlayan tekrar demokrasili yıllar(?!)
15 TEMMUZ 2016
Aradan 36 yıl geçti. 2016 yılının 15 Temmuz’unda sabahı beklemeden/bekleyemeden bu defa Türk Ordusu içine nüfuz etmiş ABD güdümlü haşhaşiler sahne aldı. Türkiye, varlığına kast eden bir darbe ile karşı karşıyaydı. Çok şükür ki, yıllarca uğraşmalarına rağmen sindiremedikleri Türkiye Cumhuriyeti’ne gönülden bağlı askerimiz ve Türk halkının kararlı duruşu neticesinde bu darbe önlenebildi.
Kaldı ki, bu haşhaşi darbesinin altyapısı yıllarca siyasetten yargıya, ordudan ekonomiye, eğitimden spora kadar daha birçok sahada adım adım hazırlanmıştı. Bir ahtapotun avını kollarıyla sarması gibi.
Şimdi, 1980 yılı öncesini bir an için bir tarafa bırakarak, şu soruyu soralım:
1980-2016 yılları arasında ne/neler olmuştu da Türkiye uçurumun kenarına gelmişti/getirilmişti?
Bu sorunun cevabı aranırken konu sosyal, siyasi, ekonomik, emperyal ve daha birçok açıdan incelenebilir ve analizi yapılabilir, yapılmalıdır da. Ancak biz meseleye çocuklarımız ve gençlerimiz açısından yaklaşacağız ve ara başlığımızı şu şekilde yazacağız:

SÖYLEYİN, NE YAPTINIZ TÜRK GENÇLERİNİ?
12 Eylül 1980 tarihini bir dönüm noktası olarak kabul edip, öncesine baktığımızda sol-sağ diye bölünmüşlük görürüz. Kan, acı, gözyaşı görürüz. Birçok sloganın arasında “Milliyetçi Türkiye!” ya da “Tam bağımsız Türkiye!” sloganlarını duyarız. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Kars ve Ardahan’ı ister, Boğazları ister, sıcak denizlere inme hedefini ortaya koyar; biz, ABD’ye daha çok yaklaşırız. Ölümler görürüz, taptaze fidanların kırılıp atılması gibi. Toprağa düşen gençler kimlerdi? Nereden gelmişlerdi? Ne istiyorlardı? Kahır ekseriyeti Anadolu’nun fakir çocuklarıydı. Tüm gençlik heyecanlarıyla, ilk anda, Türkiye’de daha güzel, adil ve insanca hakça bir düzen ile Türkiye’nin hür, şahsiyetli, mutlu ve müreffeh bir ülke olarak yaşamasını istiyorlardı. Fakat emperyal güçler oyunu böyle kurgulamamıştı.
Söyleyeceklerimi dağıtmama adına sözü tekrar gençlere getirmek istiyorum.
1980 öncesinin o kaos dolu günlerinde ister sağ deyin, ister sol deyin, neredeyse tüm gençler, enerjikti, idealistti; yollarını tasvip etmeyebilirsiniz; amma hemen hepsinde bir adanmışlık vardı.
Tümüne geniş açıdan baktığınız zaman onlarda Türkiye’nin yarınlarının dinamik ve motor gücünü oluşturacak heyecanı, gücü ve dinamizmi görebilirdiniz. O günlerde hemen her sahada ortaya çıkma gücü, önder olma kararlılığı, adanmışlık ve benzeri meziyetleri ile vardılar; fakat çatışan gençlerin aptal olduğunu kimse söyleyemezdi. İçlerinde “dahi” diyebileceğimiz gençlerimiz de vardı.
12 Eylül 1980 öncesinde emperyal yapının Türkiye üzerine kurguladığı oyun başarıyla uygulandı.
Türkiye’nin fakir; fakat zeki, dinamik gençlerini yıllarca çatıştırarak Türk’ün yarınlarını, istikbalini çaldılar. O nesli/nesilleri heder ettiler. Sonra çalınan bir düdük, 12 Eylül 1980. Sıra geldi genç ömürleri hapishanelerde çürütmeye ve arada bir de, bir sağdan bir soldan diyerek, yaşı küçüklerin yaşını büyütmek dâhil, idam sehpalarında sallandırmaya. Gençliklerinin kalan yıllarını, ne kadar kaldıysa, demir parmaklıklar arkasında çürütenlere, yıllar sonra dışarıya çıktıklarında tek bir seçenek bırakılmıştı. Yer altı dünyalarının karanlık dehlizlerinde kaybolmak. En hafifinden dengesini hatta aklını kaybeden gençlerin varlığının da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Elbette bu dehlizlerde kaybolmayanlar da oldu; ama onlarca yılı kapsayan bir tiyatro sahnesinin finali böyle yazılmıştı. Artık yeni oyunlar sahnelenmeliydi. Çünkü yeni oyunlar için sahne temizlenmiş; yeni dekorlar, yeni oyuncular hazırlanmıştı.

KİMDİ BU YENİ OYUNCULAR/KUKLALAR?
Bu soruyu günümüz Türkiye’sinin boğuştuğu belalara bakarak cevaplayabiliriz.

KÜRTÇÜLÜK HORTLATILIYOR
1984 yılı Eruh’ta PKK’nın ilk silahlı baskını, kanlı eylemi. Yıl 2018 Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin’deki sınır ötesi harekâtı. Emperyalistlerle (ABD, AB) yaptığımız örtülü savaş. Kürtçülüğün, bölücülüğün bizi getirdiği son nokta. Hep birlikte yaşıyoruz.
Pekâlâ, bu bölücü Kürtçüler 1984 yılında bir anda mı zuhur ettiler? Bunlar nerede kolonlandı, nerede yeşertilip, büyütüldü?
Maalesef 1980 öncesi, bir koza gibi, solun içerisinde sahne alacakları güne kadar beslenip palazlandılar/palazlandırıldılar. 1980’de çalınan düdük, 1984’te Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki gibi başlatılan Kürtçülük hareketi.
Türk gençleri, sağ-sol gibi kavramların peşinde birbirine kırdırıldıktan sonra, emperyalistler gelecek günler adına yeni kuklalarını sahneye sürüyordu.

“ALTIN NESİL?!..” YA DA “FETÖ’NÜN HAŞHAŞİLERİ” VE 15 TEMMUZ
Elbette ki, kuklalar bunlardan ibaret değildi. Gelecek günler adına “altın nesiller?!” hazırlanıyordu. “Hizmet erleri?!..”, “hizmet hareketi?!” için gün sayıyordu.
1980 öncesinde birbirine kırdırılan Türk gençlerinin kaybının ardından, 1980 ve sonrasında Türk insanı zihnen ülke gerçeklerinden uzaklaştırılmaya başlandı. Kafalar boşaltıldı. 1980 öncesinin acı hatıralarını halen yaşayan anne babalar çocuklarını, belki de insani açıdan bakılınca haklı olarak, ülke ve dünya gerçeklerinden uzak yetiştirmeye başladılar. Saha boşaltılmıştı. Fakat doğa boşluğu kabul etmez. Yerine bir şeyler konmalıydı/konacaktı. Ve kondu da.
Bu süreçte yoğun bir şekilde faaliyet gösteren, ABD’nin “AZ GELİŞMİŞ ÜLKE AYDINLARINI APTALLAŞTIRMA BÜROSU”nun çalışmalarının gerçek aydınlarımız tarafından araştırılması ve ortaya konması gerekmiyor mu?
“Bizim oğlanların” rehberliğinde hızlanan süreç, “altın neslin?!” 15 Temmuz 2016 tarihinde final sahnesini ortaya koydu. Bu finalde Türkiye, parçalanıyordu. Türkiye, kardeş kavgasının çukurlarına atılmak isteniyordu. Türklüğün silinmesi amaçlanıyordu.
Günümüzde FETÖ (Fethullah Terör Örgütü) olarak nitelenen bu yapılanma, Anadolu’nun bağrından çıkmış bir hizmet hareketi miydi? Elbette hayır. Emperyalizmin baştan beri kurguladığı CIA güdümündeki bir ajan hareketiydi. Maalesef yine İslâmiyet, emperyalizmin aracı kurumu haline getirilmişti. Bu ajan hareketinin faaliyet sahası sadece Türkiye de değildi. Bütünüyle Türk dünyasında ve ABD’nin tüm dünyada nerede bir hesabı ve çıkarı varsa FETÖ, öncü kuvvet olarak okullarıyla, hizmet hareketi adı altında yapabileceği her ne varsa onları paravan yaparak oradaydı. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti o günlerde FETÖ hareketine bir öncü kuvvet gibi alan açıyordu. FETÖ, gittiği her yerde o ülkenin zeki ve kalburüstü çocuklarını okullarında, CIA ajanları ile birlikte eğiterek, o ülkenin geleceğini de ABD adına ipotek altına alıyordu.
Türkiye’de bu oyun daha kapsamlı oynandı. FETÖ’nün açtığı okullar ve dershaneler zinciri 1980 sonrasında pıtrak gibi yaygınlaşmaya başladı. Bu yapılanma, Türkiye eğitim sisteminde en itibarlı kurumlar haline getirildi. Aileler adeta çocuklarını buralarda okutmak için yarışıyorlardı. FETÖ hareketinin Türk gençlerini devşirme süreci son hızla ilerliyordu. Merkezi sınav sistemi çerçevesinde yapılan sınavların sonuçları henüz resmi olarak açıklanmadan başarılı çocukların ailelerine FETÖ okullarından davetiyeler geliyordu. Dershaneler, özel yurtlar, FETÖ okullarının yan kuruluşlarıydı. Türk gençleri son hızla devşiriliyordu. Bu girdaba düşen gençler artık bir haşhaşi, bir mankurt, bir robottu.
1980 öncesinde çatıştırılarak birbirine kırdırılan, heder edilen Türk gençliği, 1980 sonrasında emperyalizm adına devşiriliyordu. 1980 sonrası gençliğimiz bizden çalınıyordu.
En yetkili ağızlardan dillendirilen “Ne istediler de vermedik!” söyleyişi, bu meselenin geldiği boyutu ortaya koyması açısından önemliydi.
Konu çok geniş. Fakat bu süreçte tüm merkezi sınavlarda yapılan hırsızlıklar, sahtekârlıklar daha dün gibi hatırımızda. Sözde İslâmiyet referansı ile ortaya çıkan hizmet hareketi her türlü hırsızlık, sahtekârlık, yalan ve dolanla, yetiştirdiğini iddia ettiği altın neslin temellerini adaletsizlik, haksızlık çukurlarında atmaya çalışıyordu.
On binlerce, yüz binlerce Türk gencinin hakkı gasp edildi. Umutlar köreltildi. Devşirdiklerinin önünü her türlü sahtekârlıkla açtılar. Devşiremediklerinin de önünü binbir türlü hile ile kestiler. Sözün özü, 1980 sonrası Türk gençliğini Türkiye’den, Türk’ten çaldılar.
Şimdi ne dememiz gerekiyor?
Bugün gençlerimize dönüp “Söyleyin, ne yaptınız gençliğinizi!” deme hakkımız var mı?
Bu soru, “Söyleyin, ne yaptınız Türk gençliğini?” şeklinde, dünden bugüne Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlere, tüm siyasilere, aydın geçinenlere, bilim erbabı olduğunu söyleyenlere, anne-babalara, … kısacası etkili, yetkili ve sorumlu olan herkese sorulmalıdır.
Bu soruyu bugün soramazsak, tarih bunun hesabını çok acı bir şekilde bizden sorar.

GÜNEŞ ÇOKTAN İKİNDİYE İNDİ BİZDE!
Yazımın başında kendime Molla Kasım oldum dedim ya, işte o fasıldan öncelikle kendime, bu gayreti gösterenleri tenzih ederek, soruyorum:
1980 öncesini yaşayıp da halen 2018 yılının havasını teneffüs eden, bugün aksakallı, ağır abi ya da akil adam pozunda ortalıkta gezinen bizler, bu durum karşısında söyleyecek hiç mi sözümüz yok? Yaşadıklarınızdan çıkardığınız bir ders, varsa tecrübelerimizden süzeceğimiz bir mesaj da mı yok?
Hepimizde güneş çoktan ikindiye indi, gurup vaktimiz geldi gelecek, karanlığımızın çökmesine az bir zaman kaldı. Gelin felâket bulutlarının kapladığı Türkiye’ye hiç olmazsa giderayak son bir hizmet yapalım. Anlatalım bütün olan biteni. Bir daha, bir daha, bir daha, bıkmadan usanmadan.
Sorma ve sorgulama kişinin kendi nefsinden başlar/başlamalıdır. Önce kendimizden başlayalım. Sonra hep birlikte yüksek sesle ve kararlı soralım:
“Söyleyin/söyleyelim, ne yaptınız/yaptık Türk Gençliğini?”
Türk gençliğini emperyalist ellere kaptırmayalım artık. Gençlerimizin her dönem farklı kurguların piyonu olmalarına izin vermeyelim.

VARLIĞIMIZA KASTEDİLİYOR
Ortadoğu merkezli İslâm coğrafyası üzerinde yaşanan dünya gerçekliğinin bize dayattığı tek bir sonuç var. Varlığımıza kastediliyor.
Cumhur Aksel, Dergimiz Bizim Ayvalık’ta 6 sayıdır Serbest Bölgeler’i incelerken, tarihi seyir içerisinde belgelere dayalı ve sağlam bir mantık tutarlılığı ile yaptığı tespitlerden sonra, vardığı noktayı şöyle ifade ediyor:
“Sykes-Picot ile hayat bulan Sevr çalışmaları hiçbir zaman bitmemiştir; bitmeyecektir… Oysa bu toprakların kaderi demek, çok geniş bir dünya coğrafyasını kaplayan Türk ulusunun da kaderi demektir…”
Bu noktada bir parantez açıp şunları yazmak elzem hale geliyor:
Küresel şirketler eliyle ve yönetiminde kurulan vahşi kapitalizmin sömürü düzeni, dünyayı adeta yaşanmaz hale getirdi. Yakın coğrafyamız, diğer bir ifadeyle Orta Doğu, kan gölü halinde. Türkiye, bu vahşet bataklığına çekilerek orada boğulmak isteniyor. Afrin’e yönelik son sınır harekâtımız bu noktada anlam ve önem kazanıyor. Türkiye, çekilen tüm acılardan sonra bir gerçeği, nice bedeller ödeyerek, çok şükür bir daha anladı/anlamak zorunda kaldı.
O gerçek neydi?
Cumhur Aksel’in ifadesiyle “Bu toprakların kaderi demek, çok geniş bir dünya coğrafyasını kaplayan Türk ulusunun da kaderi demektir.”
Bizim Ayvalık dergisini çıkarmaya başladığımız günden bu yana vermeye çalıştığımız ana mesajlardan birisi, belki de birincisi, bu mesaj olmuştur. Hatta aylar öncesinde yazdığımız “Türkçülük bu coğrafyanın kaderidir” başlıklı bir yazımızla bu konuya dikkat çekmeye çalışmıştık.
Zaman, şartlar ve bilhassa ve öncelikle Orta Doğu bataklığında küresel emperyalizmin yaptıkları ve mazlum milletlere yaşattıkları meselenin bu eksende ele alınması gerekliliğine işaret ediyor. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’mızdaki gibi. Bugün Türk Milleti, bu gerekliliği bir daha yaşayarak, bir daha bedel ödeyerek yeniden öğreniyor.
Aydınlarımız, siyasilerimiz, bilim adamlarımız kısacası “Türkiye Cumhuriyeti Devleti yaşamalıdır, yaşatılmalıdır” diyen herkes bu tespitte buluşmalı, geri kalan her şey teferruattır diyerek gereğini yapmalıdır.

TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUK
“20’nci yüzyıl devrimci-bağımsızlıkçı ulusal hareketlere sahne oldu.
İtibarıyla… Emperyalizmin düşmanının, ulus devletler olması kaçınılmazdı.
Halen dünyada emperyalist dayatmanın sonucu savaşlar çıkıyor.
Irak’ta, Libya’da vd. olan neyse Suriye’de de olan bu.
Emperyalizmin, Suriye toprak bütünlüğünü amaçlayan Afrin Harekâtı’na düşmanlığının sebebi de bu… PKK/YPG terör örgütünü desteklemesinin sebebi bu…”
(…..)
Sonuçta:
Yurtseverlik tercih değil, zorunluluktur.”
Soner Yalçın, 08.02.2018 tarihli Sözcü Gazetesi’ndeki sütunundaki yukarıda bir bölümünü aldığımız yazısını “Yurtseverlik tercih değil, zorunluluk” cümlesiyle noktalıyor.

“DEMOKRATİK, LAİK CUMHURİYET ARTIK BİR TERCİH MESELESİ DEĞİL”
“ATATÜRK’ün düşüncesi, felsefesi Türkiye’de bazı çevrelerce “acil durumlarda kırıp açın” yazılı cam kutunun içinde tutulan ilk yardım malzemesi muamelesi görüyor.
Ne zaman sıkışılsa, tıkanılsa, yani acil duruma geçilse, onun düşünceleri o anlık hatırlanır oluyor.
(…….)
Bugünler onun düşüncesine, bizlere önerdiği var olma biçimine özellikle sahip çıkmamız ve onun düşüncelerini kendimize sağlam biçimde içselleştireceğimiz günlerdir.
Tabii ki her vatandaşın mantıklı ve sakin düşünmek kaydıyla Atatürkçü düşünceye karşı olmak ve bunu dile getirmeye hakkı vardır. Haktan da öte bu da bir demokratik ihtiyaçtır. Karşı olanı iyi anlayarak karşı olunanı daha iyiye taşımak imkânı vardır.
Ancak en karşı olanımız bile bugün şunu görmelidir artık: Atatürk’ün temelini oluşturduğu laik, demokratik, modern cumhuriyete sahip çıkmak artık bir tercih meselesi değil Türkiye için, bir ulusal güvenlik meselesidir.
(…….)
Bu gerçeği bugün her zamankinden daha fazla hatırlamamız gerekiyor.”
Serdar Turgut ise 03.02.2018 Tarihli Haber Türk Gazetesi’ndeki yazısında yukarıdaki cümlelere yer veriyordu.
Yukarıdaki tespitlerde ortaya konan gereklilik, artık çok daha fazla dilden söylenir oldu. En azından basını biraz dikkatli takip etmek bunun böyle olduğunu gösterecektir.
Modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkmak ve onun varlığını daim kılmak, tıpkı Kurtuluş Savaşı’mızdaki gibi, tüm mazlum milletlere önder olmak demektir. Bugün emperyalizm karşısında direnebilecek ve netice alabilecek tek hakikat vardır: ULUS DEVLET olabilmek. Yaşadığımız tüm tehlike ve tehditler bize, Cumhuriyetimizin kurucu değerlerine sımsıkı sarılmamız gerekliliğini işaret ediyor.
Bunun da tek bir yolu vardır. Türk Gençliğine sahip çıkmak. O nedenle bir daha diyoruz ki, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nden başlamak lazım.

“… NE YAPTIN GENÇLİĞİNİ?”
Tarık BUĞRA (Tercüman 17 Mart 1974)
Bir mısra biliyorum; bir Fransız şâirinin. Türkçe’ye de güzel çevrilmiş bir tam şiirden… her hatırlayışımda içim burkulur; ağdalı bir dramı yeni seyretmiş de, çıktığım sokağa, aralarına yeni karıştığım insanlara yeni baştan alışmaya çabalar gibi olurum.
“Söyle; ne yaptın gençliğini?”
Bu mısra ile birlikte aklıma mapusane avluları, daracık ve görüntüsü hasis mi hasis, cimri mi cimri, üstelik demir parmaklıklı pencereler düşer..
İyi seçilmemiş sevgililer yüzünden… yanlış dostluklar yüzünden… fikir, anlayış, inanç aldanışları yüzünden o avlularda, o pencereler ardında çürüyen binlerce, yüzbinlerce “gençlik” de düşer aklıma.. o mısra ile birlikte..
Artık bir başka şey hatırlamak istemem… hüzünden başka bir duygu istemem. Meselâ öfke istememi tiksinti istemem; yani aldatanları, kalleşleri, vefasızları… kadın, erkek ve aşkla veya dostlukla veya fikir ile “gençlik avlayanları” istemem. Ama bazı bazı aynı mısraı hatırlayışlarımın ardından daha başka şâirleri, mesela Cahit Sıtkı Tarancı’yı andıklarım da olur.
Tarancı gerçek şiirler yazmıştır. Bunlardan birisinde “Gençlik böyledir işte” der, bu ebedî hüznün şiirini avuçlarına kondurur: “.. gelir gider / Ve kırılır sonra kolun kanadın / Koşarsın pencereden pencereye. / Ah o kadrini bilmediğim günler / Koklamadan attığım gül demeti / Suyunu sebil ettiğim çeşme / Eserken yelken açmadığım rüzgâr.”
Bütün aldanışların, her türlü kaybın bir avuntusu bulunabilecek, hattâ çoğu kayıp bir başka kazanç sayılabilecektir. Ama gençlik? Ya o altın çağ? Asıl ölüm.. ölümlerin en acısı onun kaybı değilse nedir?
Ve Türkiye yıllardan, yıllardan beri bir gençlik mezarlığı olup gitti. İçerdekiler yürek paralamaya yeterken, dışarıdaki, yaşayan ölüler haline gelmiş onbinlerce gençlik için yüreklerin burkulmadığını görmek zifir gibi umutsuzluk sebebi oluyor.
Genel af çıkıyormuş! Evlerine, barklarına dönenler, odalarında, sofalarında, sokaklarında, tarlalarında, dükkânlarında veya fakültelerinde bulabilecekler mi gençliklerini?
O büyük mısraı her biri yeni baştan keşfetmeyecek, her biri gönlüne kazmayacak mı?
“Söyle ne yaptın gençliğini?”
Yürek dayanmaz buna. Daha önce “artık bir başka şey hatırlamak istemem… hüzünden başka bir duygu istemem. Meselâ öfke istemem; yâni aldatanları, kalleşleri, vefasızları, harisleri, gençlik avcılarını hatırlamak istemem, tiksinti istemem” dedim. Yalan… İsterim. Sormak isterim bütün tiksinme, öfkelenme gücümle; o gençlik avcılarına.. o politikacılara, o yazar veya bilgin müsveddelerine:
-“Söyleyin ulan; ne yaptınız bu altın çağları? Bu gençlikleri? Bu Türkiye pırlantalarını? Bakabilecek misiniz bu dönen.. bu değişmiş yüzlere, ha?”
Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu