14.Sayfa15.SayfaCumhur AkselSayfalarYazarlarımız

SERBEST BÖLGELER-5

Ticaret yollarından ticaret merkezlerine:

Gelişen kapitalizm ve modern “Serbest Bölgeler”

 Baharat-Tütsü-Kehribar ve Kral yollarından İpek Yolu’na geçerken

Greko-Romenler “Serbest Ticaret Bölgesi” anlayışını keşfediyor…    

Her ne kadar sadece Baharat-Tütsü-Kehribar diyerek İpek Yolu’yla birlikte 4 ticaret yolunun adını versek de aslında bronz çağında başlayan bu yolların toplamını 9’a kadar yükseltebiliriz. Yani bu tarihî yollara—herhalde en kıdemlisi olması gereken—Kalay Yolu (ki, bronz yapımını sağlamıştır) ile, kullanım tarihi itibariyle en eski sayılması gereken “tuz”un dağılmasını sağlayan Tuz Yolu’nun[1] yanısıra Baharat Yolu, Çay Yolu ve özellikle Kuzey Afrika’nın Büyük Sahra Ticaret Yolu’nu eklemeliyiz.[2] Tabii ki, bu ticaret yolları sadece Afrika-Avrasya’yı, yani son zamanlarda görmeye başladığımız kısaltmasıyla AFRASYA’yı kapsıyor. Oysa bir de, çok büyük olmasına rağmen ancak 15. yüzyıl sonlarında keşfedilen Amerika Kıtaları ve orada yaşayan/yaşamış insanların çok önceleri geliştirdiği ama bizim pek geç öğrendiğimiz büyük ticaret yolları var.[3] Özellikle de, tarihöncesinden gelen patikalar ile dağ yollarını birleştirip genişleterek yeniden düzenleyen İnka Medeniyeti’nin var ettiği toplam 40 bin kilometrelik yolu da hatırlamak gerekiyor…

Afrasya ve Kolomb öncesi Amerika’da bunlar olup biterken, denizci antik Greklerin MÖ 166’da Roma’dan, eskiden sahibi oldukları Delos adasını—tarihen—kayıtlı ilk “Serbest Bölge” olarak devraldıklarını anlıyoruz. Her ne kadar bir ara ünlü Pontus generali Arkelaus tarafından istilâ edilmişse de bu ada fonksiyonunu yüz yıl kadar sürdürmüş. Hz İsa’nın doğumundan 69 yıl önce de korsanlar tarafından işgal edilip yağmalandığı için serbest liman olma özelliği kalmamış… O dönemlerde artık Batı Avrasya’da ipleri eline almış olan Roma İmparatorluğu—İngiltere ve İspanya’dan İran’a, bugünkü Belçika’dan Afrika’daki Nil Nehri’nin yukarılarına kadar geniş bir bölgede—egemendir ve ülkeleri kabaca soymaya soyunmuştur. İtalya dışında kalan tüm dünya arazisi üzerinde bir talan ekonomisi yürüttüğü için hemen her yer Serbest Bölge’dir… [Roma’nın, İspanya’daki altını çıkarmak için kullandığı toprağın su ile yumuşatılması yöntemi nedeniyle dağların, tepelerin geldiği hali gösteren bir resim koymama izin verin…

(Tabii siz bunu okuyana kadar Wikipedia üzerindeki “yasak” kalkarsa, renkli olarak çok büyük boyda görmek için: <www.commons.wikimedia.org/wiki/File:Panor%C3%A1mica_de_Las_M%C3%A9dulas.jpg> adresine bakabilirsiniz).][4]

Altın, gümüş, demir ve diğer kullanılabilir metaller ile değerli taşların çıkarılması için istihdam edilen (işe koşulan) köleler, sistemin özünü teşkil ediyordu. Ne var ki birkaç yüzyıl içinde imparatorluk bölünecek ve egemenlik Asya yönüne doğru, yani Anadolu’ya kayacaktır. Büyük Konstantin, günümüz İstanbul’unun temellerini atmaktadır… Tarihte bu dönem—Batı dünyasının şiddetle unutmaya ihtiyaç duyduğu, âdeta hatırlamaktan korktuğu—“engizisyon” çağının başlangıcına tekabül eder. Buna rağmen Avrupa’daki Frank ve Germen egemenliği ise ayrı bir alternatif yaratacak, dar bir alanda bile olsa, Avrupa Ekonomik Topluluğu adı verilen 20. yüzyıla ait oluşumun temellerini atacaktır. Her ne kadar adı ilk kez 1267’deki bir kayıtta geçiyorsa da tarihler 1350’leri gösterdiğinde Hansa Birliği almış yürümüş olacaktır. [Bu sırada Osmanlı, Avrupa’ya geçmiş ve Sofya yolu üzerinde Bulgar ordusunu yenmiştir; aynı zamanda Bizans’ta İç Savaş yaşanmaktadır…]

Hansa Birliği, kuzey Avrupa prensliklerinin (beyliklerin)—Asya’nın “ORTAK” geleneğine paralel bir şekilde—ticaret olanak ve imtiyazlarını üst düzeyde korumak ve yaşatmak amacıyla oluşmuştur. Baltık Denizi sahillerinin ünlü kehribarı (amber) ile çeşitli hayvan kürklerinin yanısıra diğer ürünler itibarıyla daha çok ana karadan beslenmektedir. Fikir ve örgütlenme niyeti önce Alman feodallerinden çıkmış;[5] yaklaşık yüz yıl içinde batıda Belçika, Kuzeyde Finlandiya, Norveç ve hatta İzlanda ve doğuda Estonya’ya kadar—yani bugünkü 20 ülkede 190 kente ulaşıncaya kadar—genişlemiştir. Hiç şüphesiz ki eğer nüvesi 19. yüzyıla ait olan Avrupa Birliği kavramı Batı Düşüncesi’nde ciddi bir yer ettiyse, bunu öncelikle bu yapılanmaya borçludur. Ama aynı zamanda, bugün çeşitli şekillerde uygulanan “Serbest Bölge” kavramının da her türlü orijini Hansa’da mevcuttur. Her ne kadar daha sonra Hollanda ve yeni gelişen İngiltere birçok dayılanma yani diğer prenslikler üzerinde hegemonya kurma çalışmalarına girecek olsa da, o dönemde Birlik’e bağlı ülkeler hemen hemen eşit konumdaydı; kendi istekleriyle ve karşılıklılık esasına göre topraklarında yabancı varlığına izin veriyorlardı.[6] Dahası Hansa Birliği’ne bağlı prenslikler isterlerse daha dar çerçevede, yani ikişer-üçer kendi aralarında anlaşıp birbirinden imtiyazlar temin ederek ekstra işler de yapmaktaydılar. Dolayısıyla, başkalarının toprağı üzerinde ve hem kara hem deniz taşımacılığına uygun depolar/antrepolar, (her türlü ardiyeler) hangarlar, üretim ve satış alanları gibi olanaklara sahip olma fikrinin menşeini ilk kez buralarda görüyoruz.

Rehavete kapılamayız! Çağımızdaki durumlar çok değişiktir; artık emperyalizm vardır…

Bildiğiniz gibi bu konuyu Dergimizde dört sayıdan (aydan) beri anlatıyorum ve burada da bitmeyecek. Bu kadar uzun bir girişle anlattığımız olayı hızla birleştirirsek şunları söyleyebiliyoruz: Eğer tarih öncesinden getirdiği ve yazılı tarihte rasyonalize ettiği kolonileştirme sürecinden geçmeseydi, “Batı Düşüncesi” günümüzdeki emperyalizme evrilmiş formuna ulaşamazdı. Bir başka deyişle, muazzam bir sosyo-ekonomik-kültürel birikim yaratmış olan “kolonizasyon” geleneği, önünde-sonunda bugünkü “emperyalizm”e varmak zorundaydı; çünkü—başta servet birikimi olmak üzere—onun her türlü biçimi (varyantı), zaten sistemin özünde (içinde) 5000 yıldır mevcuttu. Bu da, Batı Avrasya’daki kolonileştirme geleneği Doğu’da olmadığı için, ne Afrika’da ne de Avrasya’nın doğusunda emperyalizm yaşanmadı demektir; yaşanacak gibi de gözükmüyor… Dolayısıyla şimdi Serbest Bölgeleri yeniden tarif ederken, aynı zamanda—tarihsel dönem değişikliğinden meydana gelen kalite farkıyla da olsa—Hansa Birliği’nde gördüğümüz somut durumu da ifade etmiş olacağız:

“Genel olarak serbest bölgeler ülkenin siyasi sınırları içinde olmakla beraber, dış ticaret, vergi ve gümrük mevzuatının uygulanması bakımından gümrük hattı dışında sayıldığından, ülkede geçerli ticari, mali ve iktisadi alanlara ilişkin yasal düzenlemelerin uygulanmadığı, yapılan sınai ve ticari faaliyetler için daha geniş muafiyet ve teşviklerin tanındığı, ülkenin diğer kısımlarından fiziki olarak ayrılan ve ticari, endüstriyel ve hizmet faaliyetlerinin yapıldığı yerler olarak tanımlanabilir.[7]

Günümüzde, Hansa Birliği’nde gördüğümüz karşılıklılık esası da, birçok kez prenslikler arasındaki (özellikle de Birlik’te yer almayan İngiltere’yle olanlar) vazgeçilmez rekabet nedeniyle ihlâl edilen dürüstlük zorunluluğu da günümüzdeki emperyalizm koşullarında anlamını kaybetmiştir.

Bu yazı dizine başladığımız Ağustos-Eylül aylarını içeren 21. sayıda, konuya girerken yaptığım alıntıdan sonra da kısaca: “Görüldüğü gibi, “içindedir ama dışındadır; bütüne aittir ama ayrıdır” gibi bir mantıkla insan zihnini zorlayan yukarıdaki ifade, Serbest Bölgeler ‘açılımı’nın en genel-geçer (kutsanmış) tarifidir” demiştim. Nitekim bugün itibariyle ülkemizde 21 Serbest Bölge kurulmuş gözüküyor. On yıllarca önce, kendini emperyalizme arz etmiş iktidarlarımıza Türkiye’yi, “ihracat patlaması yaşarsınız” diye açıkça aldatarak işe koyulan uluslararası şirketler, kendi ürünleri için limanlarımızdan içeri her türlü hammadde ile genetiği değiştirilmiş ürünleri sokarak halkımızın sağlığını tehdit etmekte beis görmüyorlar. (Başka nelerin girdiğini, çıktığını kimse bilmiyor). Emperyalizmin uzmanları, kendileriyle her türlü işbirliğine âmade iktidar ve muhalefet partileriyle birlikte yapıyorlar bu işi.

Meselâ Cargill, vb. gibi doğrudan devlet ileri gelenlerinden torpilli şirketlerin mevcudiyeti, dış dünyaya karşı Türkiye’yi bir koloni görüntüsüne sürüklemiştir; bize gülünmektedir… Buna paralel olarak Mersin Serbest Bölgesi’nden ülkemize giren 700 bin ton Palmiye Yağı da uzun bir zamandan beri olayımıza eklenmiştir. TC Devleti yetkilileri, uluslararası şirketlerin avukatlığına soyunmuş ve değil halkın sağlığını unutmuş görünmek, alenen halkın sağlığına karşı davranıyorlar. Zaten yakın tarihimiz böyle işbirlikçi yetkililerle doludur: Çernobil faciasından sonra “dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir”  diyerek ekran karşısında çay içen bakanlar yaşadı bu ülkede.[8] O da yetmedi: Daha önce “bilim nass’ları aşamaz!” demiş olan çok dindar bir atom profesörü de radyasyon için “Türkiye’ye ulaşsa bile etkilemez!” fetvâsı vermişti.[9] Hatta radyasyon ölçüm sonuçlarının halka açıklanmasını da yasaklamıştı… Biz nasıl olsa alışkınız; yıllar sonra aynı şahıs, “o zaman öyle söylemek zorundaydık” diyerek bir başka skandala imza atarken de kimse hayret etmemişti.[10] Devletin önemli kademelerini işgâl eden bu türlü şahısların bir kısım şirketlere temsilcilik yaptığı veya onlara çalıştığı hep söylenegelmişti; oralı olmamıştık.[11]

Dolayısıyla bu bölümü de, son yılların zirve yapan ve hükümet yetkilileri tarafından—en az radyasyonlu çay konusu kadar—korunmaya alınan Palmiye Yağı ile kapatalım: Önce bir alıntı: “Gıdada yeni tartışma konusu Palm Yağı. Tartışma, AB’nin gıda yetkilisi olarak bilinen Avrupa Gıda Standartları Ajansı’nın (EFSA) yayınladığı raporla başladı. 200 derece üzerinde ısıtılan palm yağının kansorejen madde ürettiği ve diğer bitkisel yağlardan daha tehlikeli olduğu bilgisine yer verildi…”[12] Bu alıntıdan sonra da, Müslüman Endonezya’da çekilmiş, kesilmekte olan bir ormanın fotoğrafını—renkleri iki kez tersine çevirerek—veriyorum. (Rengârenk orijinali için bkz: <www.yahoo.com/news/ indonesia-takes-aim-palm-oil-forest-fires-024053780.html>). Üst bölümdeki, sağda, solda ve tam ileride pamuk tarlaları gibi gördüğünüz yerler, henüz katledilmemiş ormanlar. Aşağıya doğru olan, yılan gibi kıvrılmış yollar ise kesilmiş alan; yerleşim yerleri, çevreye dağılmış kamyonlar ve iş makineleriyle tam bir şantiye…[13] Cânım ormanların bu biteviye kesimiyle insanlığa verilen hizmet, “zehirleme”dir. Mersin Serbest Bölgesi limanı da bu zehrin Türkiye’ye kolayca yayılmasına kapı oluyor

GELECEK SAYI (Son): Konstantinopolis, Antiokia, Smyrna, Trapezus, Sinope... AYVALIK bunun neresinde?..

[1] Meselâ Anadolu’da ve ilk kayıtlar itibariyle Hititlerdeki tuzun tarihi için: ALPER GÖLBAŞ & ZEYNEL BAŞIBÜYÜK; “Anadolu Kültür Oluşumunda Tuzun Rolü”; Batman Üniversitesi, Yaşam Bilimleri Dergisi; Sayı: 1, 2012; bkz: <www.dergipark.gov.tr/download/article-file/313518>. [Hititler için S.50, Roma ve Türk tarihi için de S.51-2.]

[2] Bkz: <www.listelist.com/antik-ticaret-yollari/> ve

<www.mentalfloss.com/article/86338/8-trade-routes-shaped-world-history>.

[3] Bkz: <www.academia.edu/4998969/Trade_Routes_in_the_Americas_Before_Columbus> ve <www.digitalassets.lib.berkeley.edu/anthpubs/ucb/text/kas001-006.pdf>. [Bu ticaret yollarının tümünü birden gösteren bir büyük Dünya Haritasını, bir gün, BİZİM AYVALIK Dergisi için yapmaya söz veriyorum…]

[4] Nitekim MS 23-79 arasında yaşamış olan dönemin tarihçisi Yaşlı Plinus İspanya’da gördüğü manzara için “Harâbe Dağlar” kaydını düşmüş… [Bkz: <www.en.wikipedia.org/wiki/Roman_economy>.]

[5] 1142-1180 yılları arasında hüküm süren Saksonya Dükü “Arslan Henri”nin marifetiyle Lübeck kentinin öncülüğünde bir tacirler barışı sağlanmış ve böylece Lübeck, Hansa Birliği’nin ilk nüvesi olmuş… [Bkz: <www.hanse.org/en/hanse-historic/the-history-of-the-hanseatic-league/>.]

[6] Çok önemli bir uygulama da, bir bölgeye—depolanmak üzere—malını getiren tüccarın, 3 gün süreyle mallarını halkın alımına arz etmek zorunda olmasıymış. Bu uygulama hem sıradan halkı da işin içine sokmuş, hem de barışın uzun süreli olmasına bir dayanak teşkil etmiş…

[7] Bkz: AVRUPA SERBEST BÖLGESİ; <www.asb.com.tr/faq.aspx>. (Siyahlar benim). Devamında da, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 1 Ocak 1996 tarihinde oluşturulan Gümrük Birliği çerçevesinde yeniden düzenlenen gümrük mevzuatında ise Serbest Bölgeler, “Türkiye gümrük bölgesinin parçaları olmakla beraber, serbest dolaşımda olmayan malların, herhangi bir gümrük rejimine tabi tutulmamak ve Serbest Dolaşım’a girmemek kaydıyla konulduğu, gümrük vergileri ile ticaret politikası önlemlerinin ve kambiyo mevzuatının uygulanması bakımından Türkiye gümrük bölgesi dışında olduğu kabul edilen, serbest dolaşımdaki malların ise ihracat rejimi hükümlerine tabi tutularak konulduğu yerler olarak tanımlanmıştır.” deniyor…

[8] Yaşları yetmesi, akılları ermesi gereken kişilerin bile din istismarcısı anlamındaki “dincilik” kavramının AKP iktidarlarına mahsus olduğunu zannetmesi de akıllara sezâ bir durumdur…

[9] Önceki dipnot burada da geçerlidir…

[10] Çok ayrıntılı bir kronoloji için bkz: <www.daricahalk-der.blogcu.com/cernobil-sonrasi-radyoaktif-caylar-ve-gunumuze-etkileri/12294026>.

[11] Çok ayrıntılı bir rapor için de bkz: <www.firtinavadisi.net/?page_id=194>. [Nitekim bu raporda “Kanser, 1990 yılına kadar kalp ve damar hastalıkları ile enfeksiyon hastalıklarının ardından en sık görülen 3. ölüm nedeni iken, enfeksiyon hastalıklarının kontrol altına alınmasıyla 1990 yılından itibaren kalp ve damar hastalıklarının ardından en fazla öldüren 2. hastalık olarak görülmeye başlanmıştır” deniliyor.]

[12] ALİ EKBER YILDIRIM; “Palm Yağı Gerçeği”; Dünya Gazetesi; 19.01.2017; <www.dunya.com /kose-yazisi/palm-yagi-gercegi/346304>.

[13] Toplanan meyvalardan geri kalan dallar ve gövdeler yağ üreticilerine lâzım olmadığı için, kereste ve yakacak olarak kullanılmak üzere şirketler ve köylüler arasında bölüştürülmekte, böylece herkes memnun edilmektedir…

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu