05.SayfaCenap ErgünSayfalar

MÜTEGALLİBE

Cenap ERGÜN

  1. Banka Müfettişi

TDK sözlüğünde «mütegallibe», gücüne güvenerek hükmü altında bulunanlara söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan (kimse), müstebit, zorba, despot, diktatör anlamındadır.

Ferit Devellioğlu’nun Osmanlı-Türkçe Sözlüğünde de aynı açıklama yapılmıştır.

Türkçe-İngilizce REDHAUSE sözlüğünde de bu kelime «oppressor» (baskıcı) kelimesi ile açıklanmaktadır.

Bu kelime ekonomi alanında, üretim faktörlerini (toprak, emek, sermaye) emek ve alın teri dışındaki gayretlerle (tarihin ilk çağlarında bilek gücü ile) sonraki asırlarda daha ziyade ekonomik ve siyasi güçlerine dayanarak elde edenler hakkında kullanılmaktadır. HEMEN BELİRTELİM Kİ AŞAĞIDAKİ TESBİT VE KANAATLERİMİZ TAMAMEN EKONOMİK AÇIDAN TARİHİ BİR BAKIŞ SUNMAKTAN İBARETTİR.

İlk çağ tarihinden bugüne kadar kısa bir bakış, bu tespitimizin tamamen doğru olduğunu göstermektedir. Zaten bugün dahi bu olgunun aksinin ifade edilmesi mümkün değildir. Günümüzde, işçilerin veya açlık sınırında yaşayan ücretlilerin haklarını demokratik yollardan tam olarak aldıklarını bir genel beyan olarak söylemek mümkün değildir ve ülkeden ülkeye dramatik farklılıklar göstermektedir. [ELBETTE DEMOKRASİDEN BAŞKA BİR ÇARE DE BULUNMAMAKTADIR.]

Din tarihçisi Karen Armstrong «Fields of Blood-Religion and History of Violence» isimli mükemmel eserinde bu tespitimizi teyiden çok çarpıcı tespitlerde bulunmaktadır. «Zirai ekonomilerin hükümdarları (zaten o çağlarda başka ekonomi de yoktu) devleti özel mülkleri olarak gördüler ve kendilerini zenginleştirmek için onu (Devleti) istismar etmekte kendilerini serbest hissettiler. KÖYLÜLER İÇİN SORUMLULUK HİSSETTİKLERİNİ GÖSTEREN HİÇBİR TARİHİ KAYIT BULUNMAMAKTADIR». Gılgamış destanında (Sümer destanı) «Şehir onun mülküdür, o kıraldır, ne isterse yapar….» denilmektedir.(a.g.e.sh.22).

Mezkûr eserdeki Babil, Hind, Çin, Avrupa ve Orta Doğu medeniyetlerinin incelenmesinde aynı sonuca varılmaktadır. Sistem daima aynıdır. Başka kabilelerin veya milletlerin mallarını (ekin ve hayvanlarını) çalmakla kalmamışlardır. Onları tam olarak köleleştirmek için arta kalan ekinlerini yaktıkları, götüremeyecekleri hayvanlarını da öldürdükleri yani tam bir vahşet sergiledikleri görülmektedir. Yazarın kitabına «Fields of Blood» (kan tarlaları) adını vermesi gayet isabetli olmuştur. Bu arada yarın karşılarına düşman askeri olarak çıkmamaları için saldırdıkları kabile veya şehirlerin çocuklarını dahi öldürdükleri (eserde) belirtilmektedir.

İlk ve sonraki çağlarda köylüler kendilerinin üstündeki sınıfları (zira toplum tabakalara ayrılmıştı) beslemek ve onları zenginleştirmek için adeta işkence altında denebilecek şartlarda çalışmışlar ve kelimenin tam manasıyla Dünya’ya geldiklerine pişman olmuşlardır.

Elbette hayat standardının göreceli olarak artması sebebiyle günümüzde bu derecede vahşet görülmemekle beraber düşük ücretlilerin (mütegallibeye kıyasla) hayat standartları arasındaki fark (oransal olarak) değişmemiştir.

Karen Armstrong, Hindistan’ın Punjab bölgesine yerleşen Aryan’ların zafer kutlamalarından bahsederken aynen «Zafer coşkusunu içe dönük huzur yerine, öldürme sevinci, sert içkilerin verdiği coşku ve diğer halkın (besi ve süt) hayvanlarını ÇALMANIN ASALETİNİ anlatarak kutlarlar» demektedir(Armstrong a.g.e. sh.41)

 

«Yazarın kullandığı «çalmanın/HIRSIZLIĞIN ASALETİ» ibaresi bir paradoks teşkil etse dahi sonucunun böyle olmadığı söylenebilir mi? Ziya Paşa bu tespiti teyit etmektedir.

«Milyonla çalan mesnedi izzette ser efraz,

(Milyonla çalan başlar üstünde yükselir,)

«Birkaç kuruşu mürtekibin cayı kürektir.»

(Birkaç kuruşu rüşvet alanın cezası kürektir.)

«Kurban etmek, eski çağlardaki ekonomilerin temelidir. Toplumun zenginliği onların patronları olan tanrılar (bu ibare aynen alınmıştır) tarafından verilen hediyelere bağlı olduğu düşünülmüştür. İnsanlar bu ilahi cömertliğe şükürlerle cevap verirler…» (a.g.e. sh.42). Bir tas çorba ve bir parça ekmek şükür vesilesi olabilir; fakat insan haysiyeti bu kadar vahşi bir adaletsizliğe kurban edilmemelidir. İnsan kitlelerinin bu kadar ezilmeye rağmen durumundan razı olması, hükümdarların tanrının gölgesi ve hatta tanrının oğlu olduğu gibi sapıkça ve aptalca düşüncelerin oluşmasına da sebebiyet vermiştir.

Eski Çin kabile veya derebeyleri arasındaki savaşlarda en çok ezilen ve katliama uğrayanların köylüler olduğu, zira hem bağlı oldukları kral veya prenslerin askerleri tarafından ezildiği ve hem de yağmaya gelen başka askerler tarafından ezildikleri ve öldürüldükleri, hayatlarının en büyük lüksünün kamışlardan yapılmış derme çatma kulübelerde biraz uyumak olduğu mezkûr eserden anlaşılmaktadır.

Mütegallibenin köylüyü ve zayıfları ezme ve dolayısıyla emeği sömürme faaliyetlerinde dini duyguları da büyük ölçüde kullandığı sonucuna varılmaktadır. Konuya İslam ülkeleri açısından bakarsak, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler (Orta Doğu ülkeleri dâhil) halkı üzerinde bir etki aracı olarak İNDİRİLEN DİNİN DEĞİL UYDURULAN DİNİN KULLANILDIĞI izaha muhtaç değildir.

Aslında bilimde ve sanatta sağlanan başarıların temelinde üreticilerin (köylünün) çok büyük emeğinin bulunduğu Armstrong tarafından ifade edilmektedir. Zira bilim ve sanatın maişet endişesi bulunmayan ortamlarda gelişebileceği, zirai üretim faaliyetinde bedenen çalışan bir bilim adamının düşünülemeyeceği aşikârdır. Bu noktada 17. asır sonlarına kadar bütün ülkelerin ekonomilerinin ziraate dayandığı, Osmanlı’nın da nihayete erene kadar zirai ekonomiye dayandığı, hiçbir zaman sanayi devrimini gerçekleştiremediği bilinmektedir.

Mütegallibenin halkı soyması ya çok düşük ücretlerle işçi çalıştırması veya adaletsiz vergiler ile de mümkün olabilmektedir. Osmanlı’da vergi toplama görevlilerinin (mültezimlerin) ihale ile vergi toplama hakkını elde ettikleri bölgelerde zaten fakir olan halka karşı yaptıkları haksızlıklar bu tespitimizi teyit etmektedir. Mültezimlerin mesela 100 TL karşılığında ihale ile aldıkları bir bölgedeki vergi toplama faaliyetinde halktan en azından 200 TL topladıkları bilinmektedir. Mültezimlerin bu yolda yaptıkları zulümler bu makalede anlatılamayacak kadar çoktur.

Günümüzde vasıtalı vergilerin (KDV) toplam vergi gelirleri içinde % 70’e yakın bir oran teşkil etmesi de vergi adaleti açısından vahim bir durumdur. Zira bu vergiyi ülkenin en zenginleri ve en fakirleri aynı oranda ve miktarda ödemektedirler. Fakat gelire göre mukayesesinde mesela 1 TL tutarındaki bir KDV’yi 1.000 TL geliri olan (gelirine kıyasen) binde 1, 10.000 TL geliri olan (gelirine kıyasen) on binde bir vs. ödemektedir. Yani gelir vergisindeki daha çok kazanandan daha çok vergi alınması prensibinin bu tip vergilerde işletilmesi mümkün bulunmamaktadır.

Bu noktada merhum Tevfik Fikret’in (gerçekten çok çarpıcı mısraları ihtiva eden) Han-ı Yağma adlı eserini bazı mısraların Türkçe anlamları ile birlikte belirtmek istiyoruz:

 

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır                 

(Bu sofracık, efendiler yutulmayı beklemekte)

Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!

(Bu milletin ki ıstıraplı ve can çekişen hayatıdır)

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!              

(Bu nimetler, geldiğiniz için iftihar ediyor)

Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta sayı               

(Bütün bu nazlı beylerin bu ortaklıkta çabası,)

Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,            

(Soy bağları, zenginlik, düğün, eğlence, konak, saray vs. ile ilgilidir.)

Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;             

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar

Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.                    

(İhtişamlı gururu var, intikam sevinci var)

Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.                       

(Bu sofra iltifatınızdan dolayı güzellik ve tazelik içinde)

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.                        

(Bütün varlığını, gönlünün bütün gayretini)

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

 

XXX

İlgililer ve yetkililerin mütemadiyen makro ekonomik rakamlardan bahsetmesi ve fakat gelir dağılımından (income distirubution) hiç bahsetmemeleri de ilgi çekicidir.

Gelir dağılımındaki dramatik farklılıklar makul bir seviyeye getirilmediği takdirde bütün söylemler boş birer kelime yığını olarak kalacaktır. Halkın beklediği uzun ve gösterişli cümleler değil her konuda adalettir.

«Beceriksiz bir cümle çok defa yalın bir cümleden, zarif bir cümleden hakikate çok daha yakın. Einstein’a ‘gravitation’ hakkındaki formülünüz Newton’unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. ‘Hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın’ demiş.

«’Efsane söylediler ve uykuya daldılar’ diyor Hayyam. Kiminden bir destan kaldı, kiminden bir mısra. Kimi çöldeki kum tepecikleri gibi darmadağın oldu rüzgârla. Bu tiyatronun dinleyicileri sağır. Sesini duyurmak isteyen nara atacak. ‘Discours de la Methode’ nara. Kalabalık senfoniden anlamaz. Tarih de kadın gibidir. Çığlığa koşar. Namık Kemal, gürleyen adam. O gök gürültüsünün ardında yıldırım yok belki ama bütün Osmanlı ülkesinde yankılar uyandıran bir haykırış Kemal. Sesini kıssa, fitili küçülen bir petrol lambası kadar zavallılaşıverir. Önce çığlık atacaksın, sonra üç beş meraklı anlatacağın masalı dinlemeye koşacak. Masal uslu çocuklara anlatılır. Çığlık herkese hitap eder. Sürüye ve tarihe.(Cemil Meriç, Jurnal, sh.278, 279).

SON SÖZ: «Hazreti Nuh’un cep telefonu olup olmadığını tartışmak yerine, halkın gerçek gündemi olan gelir dağılımındaki aşırı farklılıkların demokrasi ve hukuk içinde azaltılması çarelerini bulduğumuz zaman kurtuluşa ereceğiz.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu