09.SayfaCengiz KaraköseSayfalar

EGE KITA SAHANLIĞI – 1

 

Ege Kıta Sahanlığı üzerine bir konuşmayı 19 Aralık 1984 tarihinde, Ankara’da düzenlenen “Ege’de Deniz Sorunları” seminerinde yapmıştım. Ben ve seminere katılan diğer konuşmacıların yaptığı sunumlar 1986 yılı başında, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nin 552, ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin 47 sayılı yayını olarak, yani her iki fakültenin ortak yayını olarak basıldı (Mevcudu kalmayan kitabın tümünü Google’dan bulabilirsiniz). Bu yayında, seminerde konuşma yapan o günün ODTÜ Rektörü Prof, Dr. Mehmet Gönlübol, A.Ü. Hukuk Fakültesi’nden Doç. Dr. Aydoğan Özman, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Doç. Dr. Hüseyin Pazarcı, Emekli Büyükelçi Namık Yolga, Dışişleri Bakanlığı’ndan Dr. Rıza Tüzmen ve benim, konuşma metinlerimiz yer almakta… O günden bu yana tam 23 yıl geçti ama sorunlar değişmedi. Yine aynı konu için konuşuluyor ve de yazılıyor maalesef…

23 Mayıs 2006 tarihinde Rodos adası açıklarında yani uluslararası sularda, Türk ve Yunan hava kuvvetlerine ait iki F16 uçağı arasında bir it dalaşı yaşanmış, o sırada uçaklar çarpışmış, Yunan uçağı düşmüş, pilotu da ölmüştü..! O it dalaşının nedeni, Ege Deniz’inde hava sahası hâkimiyetinin (FIR), hangi ülkede ve nereye kadar olduğunun, iki ülke arasında bir türlü çözülememiş olmasından kaynaklanıyordu…

Yeri gelmişken, “it dalaşı” teriminin ne olduğunu da hemen açıklayayım: İki ülkeye ait savaş uçaklarının, birbirlerinin çevresinde burgu gibi dönüşlerle, taciz amaçlı yaptıkları manevralar için kullanılan bir havacılık terimi. Bu terimi havacılar sıkça kullanıyor. Kökeni de 1. Dünya Savaşı’na dayanmakta olup, savaş uçaklarının birbirlerini yıldırmak için yaptığı hareketler olarak tanımlanıyor.

Ege Denizi’nde, su ve hava hâkimiyetinin hangi ulusa ve nereye kadar olduğu senelerdir tartışılır. Dolayısıyla sürtüşmeler hiç bitmez. Zaten söz konusu kaza da, bu sürtüşmeler yüzünden meydana gelmişti… Ama bu kaza, uzlaşma ve görüşmelerden kaçan Yunan Hükümetinin Dışişleri Bakanı’nı etkilemiş olmalı ki, o günlerde Türkiye’yi ziyaretinde, “Ege ile ilgili tüm sorunların karşılıklı görüşmelerle halledilebileceğine inandığını, iki devletin Lahey Adalet Divanı’na birlikte başvurması halinde, çözüm sağlanabileceğini” söylemişti..! Bu iyi yaklaşım sonrasında, Ege kıta sahanlığının paylaşımı için, her iki taraftan yetkililerin bir araya gelip, görüşmelere başlama zamanının geldiğini düşünmüştüm… Ama olmadı tabii…

2010 yılına geldiğimizde, Akdeniz İklim Değişikliği Konferansı’na katılmak üzere Atina’ya giden Başbakan Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu arasındaki görüşmenin en önemli kısmını, yine Ege’de Türk ve Yunan uçaklarını karşı karşıya getiren hava sahası paylaşımı, yani FIR hattı (Flight Information Region) ve kıta sahanlığı sorunları oluşturmuştu.

Erdoğan ve Papandreu, bu bir araya gelmeleri sırasında, Türkiye ve Yunanistan arasında oluşturulan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin”, uzun süre devam eden çalışmalarını gözden geçirdi… Bu çalışmaların içinde, iki ülke arasındaki gerginliği azaltacak öneriler bulunuyordu. Bunlar;

  1. 10 deniz mili ötesinde davranış tüzüğü uygulamak için, “centilmenlik anlaşması” yürürlüğe konulması,
  2. Yunan uçaklarının yaptığı engellemelerin azalması halinde, Türk savaş uçaklarının da, adalar üzerindeki uçuşlardan uzak durması,
  3. Uluslararası hava sahasında (FIR), Yunan sahillerine uzaktan engellemenin azaltılması halinde, 6-10 deniz mili içindeki Türk ihlâllerinin de azaltılması,
  4. Yunanistan FIR hattına giren uçakların, radarlar tarafından teşhis edilerek kontrol altına alınması,
  5. Ege’deki uçuşların silahsız yapılması ve sanal it dalaşı ile tehlikelerin en aza indirilmesi,
  6. Uçuş öncesinde, uçuş planlarının karşılıklı olarak verilmesi ve bu arada Yunan hava kuvvetlerinin uçuşları azaltması, gibi konulardı…

Erdoğan, “bu konularda anlaşmanın sağlanmak üzere olduğunu, karşılıklı görüşmelerin verimli bir şekilde yürüdüğünü” söylerken; Papandreu’da, “ilişkilerin son derece olumlu bir havada devam ettiğini” söyledi… Papandreu ayrıca, kıta sahanlığı sorununun çözümü için “anlaşma ne zaman imzalanır” sorusuna, “bizim için önemli olan ne zaman imzalanacağı değil, sağlıklı, sağlam ve yürütülebilir olmasıdır” diye cevapladı. Başbakan Erdoğan’da, “cevabı aynen paylaşıyorum” ifadesini kullandı..! Doğal olarak, her zamanki gibi, yine karşılıklı iyi niyet sözcükleri sıralandı ve barış rüzgârları estirildi. Ama yine fazla değişen bir şey olmadı…

Son defa 2017’nin Aralık ayında, Yunanistan’ı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun gezisi sırasında hem Ege Kıta Sahanlığı konusunda, hem de gri bölgedeki adacıklar (daha doğrusu kayalıklar) konusunda, hiç bir açıklama yapmadan Türkiye’ye geri geldi..! Üstelik Yunanistan Cumhurbaşkanı’nın, adalar konusunda kışkırtıcı bazı sözlerine rağmen, hiç bir açıklama yapmadan ülkemize döndü..!!! Oysa söz konusu gezide, haklı olduğumuz Kıta Sahanlığı Konusu gündeme getirilebilirdi…

Çünkü, kıta sahanlığını belirleme çalışmalarının kısa zamanda başlaması halinde, tüm bilimsel verilerin yani bütün jeolojik verilerin doğruluğu ve haklılığı ortaya çıkacaktı… Tabii ki bu bilgiyi, bugünkü hükümetin bilmesi gerekiyor… Ama hükümetimizin bu konuda fazla bilgisinin olduğunu düşünmüyorum..! Üstelik çevrelerindeki, danışman ordusuna da sorduklarını sanmıyorum..!! Ama Batı Trakya Müftüsü’nün Türkler tarafından seçilmesi, onlar için çok daha önemli olduğundan, kıta sahanlığı konusunu konuşmadıklarını biliyoruz. Ne hükümetin, ne de üst düzey yetkililerin, Yunanistan’a gitmeden önce, bu konuda bir toplantı yapıp, bilgi sahibi olduklarını da sanmıyorum… Eğer bu konuda yeterince bilgilenmiş ve konunun Türkiye’nin lehine olduğunu öğrenmiş olsalardı, kamuoyunun ilgisini iç sorunlardan uzaklaştırmak için, mutlaka gündeme getirirlerdi…

Büyüklerimiz, Ege kıta sahanlığında ki haklılığımızı merak edip öğrenmese de, bu konuyu fazla jeolojik bilgiye boğmadan sizlere anlatmaya çalışacağım. Yani teknik bilgilere dayalı bölümleri fazla aktarmayacağım. Ama konuyu derinlemesine incelemek isteyenler, söz konusu yayını Google’dan bulup okuyabilirler. Ege Kıta Sahanlığı’nın çözümü, daha doğrusu paylaşımı için, Türk ve Yunan hükümetlerinin bir gün görüşmelere başlaması halinde, Türkiye’nin elinin ne kadar güçlü olduğunu verilerle yazmaya çalışacağım.

Diğer taraftan bunu yapmamın, mesleki bir görev olduğunu belirtmeliyim. Bunu yaparken de, konuyu olabildiğince özetleyip, jeolojik deyimleri de fazla kullanmadan yazmaya çalışacağım…

Ege Denizi, coğrafi açıdan Akdeniz’in bir parçasıdır. Ama jeolojik özellikleriyle, Akdeniz’in diğer kısımlarından büyük farklılıklar gösterir. O nedenle, kıyı çizgisinden başlayarak kıta sahanlığı, hatta onun ötesinde 200 mile kadar uzanan suların sakladığı, jeolojik ve biyolojik değerlerin önemi nedeniyle, iki ülke birbiriyle yarış etmenin ötesinde, zorlu bir kavga da veriyor…

Aslında yaşanan bu kavga, toplumun sosyal yaşamı, mühendislik hizmetleri ve çevrenin korunması gibi ilk bakışta farklı görünen, ama aslında birbirine bağlı olan önemli ulusal çıkar ve değerleri içermektedir. Denizlere yönelik hak ve alan kazanma çabalarının, bu kadar önemli olmasının nedeni, denizlerdeki canlı ve cansız kaynakların işletilmesi ve kullanımı olup, bunların yanında ulusal savunma ve güvenlik açısından da önem taşımasıdır.

Buradan sonra okuyacaklarınızı, sayfadaki Kıta Sahanlığı Krokisine sıkça bakarak sürdürmenizi öneririm…

Karmaşık bir jeolojik yapıya sahip olan Ege Denizi’nin tabanında, okyanus türü bir kabuk bulunmamaktadır. Ege Denizi daha çok, büyük ölçüde blok faylanmaların, hâkim olduğu bir denizdir. Bu nedenle, okyanus türü kabuk ile karasal kabuk arasında, okyanuslarda görülen kıta yamacı ve kıta yokuşu gibi morfolojik unsurlar, Ege Denizinde fazla belirgin değildir. Ama yine de, birçok veri sayesinde bu bölümlemeler, Ege’de izlenebilmektedir. Kıta sahanlığı ile ilgili bilimsel bölümler, genelde sayfada gördüğünüz şekildeki gibidir.

Türkiye’nin, imzalamadığı Uluslararası III. Deniz Hukuku metnindeki bu tanımlamalar, aşağı yukarı aynıdır. Kıta kenarları, bu bölümlemeye göre 4 kısma ayrılır.

Bunları karadan denize doğru sırasıyla tanımlarsak;

  1. Deniz seviyesi üzerindeki kıyı düzlüğü,
  2. Kıta Sahanlığı: Ortalama derinliği 130-200 metre, genişliği ise 75 kilometredir. Genelde bu derinlikteki kayalar, kıtaların aşınmasıyla gelen kum, çakıl, toprak ve benzeri malzemenin, akarsularla denize taşınmasıyla oluşan deltalar; ayrıca dalgaların kıyıdan aşındırdığı kum, çakıl ve toprak gibi malzeme ile kimyasal ve biyolojik yollarla meydana gelen kireçtaşlarının, birlikte çökelerek meydana getirdiği kayalardır. Yüz milyonlarca yıl süren bu aşınma, taşınma ve çökelme olayı sonunda, kalınlığı binlerce metreye ulaşan çökel kayalar meydana gelir. Bu çökellerin kalınlığı, kıta sahanlığının jeolojik alt yapısına ve yaşına bağlı olarak, sıfırla binlerce metre arasında değişir… Kıta sahanlığını örten bu çökel kayalardan, halen dünya petrolünün % 28’i üretilmektedir… İleride bu oranın, sondaj teknolojisi geliştikçe % 30-35’lere kadar yükseleceği tahmin edilmektedir. İsrail’in batısında ve Kıbrıs’ın güney doğusunda, denizin altında, yani kıta sahanlığında bulunan ve içinde petrol bulunan hazne kayalar, buna en güzel örnektir… Günümüzde hem İsrail, hem de Kıbrıs Rum kesimi, deniz altındaki bu kıta sahanlığındaki petrol rezervini yüzeye çıkarabilmek için, büyük çaba sarf etmekte. İşte bu çaba bile, Ege Kıta Sahanlığı’nın önemini, bize çok açık anlatmakta…
  3. Kıta yamacı: Kıta sahanlığıyla, okyanus çukurluğu arasındaki, oldukça eğimli topografya yani yokuştur.
  4. Kıta yükselimi: Kıta yamacının tabanından, okyanus tabanına doğru, az eğimli olan kısımdır. Bu kısma, yarı kapalı ve kapalı denizlerde az rastlanır. Ege Denizi bu tür denizlere güzel bir örnektir…

Bu açıklamalardan anlaşılacağı ve de şekilde görüldüğü gibi; kıta kenarları, kıtaların deniz altındaki kısımlarıdır. Yani doğal uzanımlarıdır… Bu çizim, okyanus için geçerli olmakla birlikte, Akdeniz, Meksika Körfezi, Karayipler, Hazer Denizi ve Karadeniz gibi küçük havzaların yapı ve oluşumları içinde geçerlidir. Yani küçük farklılıklarla aynı olup, bu bölümleme Ege için de geçerlidir… Bu durum, Jeologlar tarafından da, tartışmasız kabul edilmektedir…

DEVAM EDECEĞİZ

Cengiz KARAKÖSE

Jeoloji Yük. Müh.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu