04.SayfaMustafa EfendioğluSayfalarYazarlarımız

ÇÖL KAPLANI ÖMER FAHRETTİN (TÜRKKAN) PAŞA

“ Sen ölmeden önce tarihe adını yazdırmış bir adamsın…’ demişti ona, Mustafa Kemal. Çölde 2,5 yıl çekirge yiyerek, 23 Mayıs 1916 tarihinde atandığı 12. Tümen komutanlığı görevi boyunca kutsal toprakları tam 2 yıl, 7 ay boyunca savunmuştu emperyalist İngiliz ordularına ve onun yerli uşakları olan asi Arap aşiretlerine karşı. O, gerçek bir kahramandı. Türk Milletinin ateşle imtihan edildiği o kara günlerde, söz konusu vatan olunca onun adımlarını her yerde görebilirdiniz.

Tam adı Ömer Fahrettin. (1868-1948)  (Sonra soyadı “Türkkan”) . Rusçuk’ da  doğdu. 1888’de Harbiye’yi birincilikle bitirdi. Erkân-ı Harbiye’den 1891’de Kurmay Yüzbaşı olarak atandı. Kafkaslarda 1904’te, Türk-Rus sınırında, piyade taburuna baskın yapan Ermeni çetelerini, bir süvari bölüğü ile Rus topraklarından  geçerek çevirdi ve yok etti. 20 Haziran 1909’da Ayvalık’taki Rum ayaklanması sırasında  Divan-ı Harb-i Örfî Reisliği’nde bulundu. Trablusgarp Harbi’nde,  işgalci İtalyanlara karşı savaştı.

Balkan Savaşı’nda, Enver Bey‘in öncülüğünde Edirne’nin geri alınmasında rol oynadı.

Ermenilerin tehciri sırasında hem göçürülenlerin iskânıyla uğraştı, hem Urfa, Zeytun, Haçin, Musadağı’nda Ermeni isyanlarını bastırdı. Devlete başkaldırarak “masum insanları katleden” Ermenileri cezalandırmış olmasından dolayı İngiliz casusu Lawrence ve Fransız subayı Bremond  tarafından “Ermeni düşmanlığı”yla itham edildi. Ermeni Komite Merkezi tarafından “kara listeye” alınarak  öldürülmesine karar verildi. Kutsal emanetleri British Museum’da sergilemek isteyen İngilizlerin emellerine mani olduğu ve kutsal emanetleri Medine’den alarak, İstanbul’a gönderdiği için Malta Adası’na sürgün edildi. Zorla üzerindeki askeri üniforması çıkarılmak istendi, sonuna kadar direndi, şerefle taşıdığı üniformasını üzerinden çıkarttırmadı.  Devrin Nemrut Mustafa mahkemesinde İngilizlerin isteği üzerine gıyabında yargılanarak, ‘İdam’ cezasına mahkûm edildi.

Ne bahtsız adammış ki, ölümünden 69 yıl sonra bu kez de ‘Hırsızlıkla’ itham edildi. Demek ki “TÜRKKAN’’ olana ölümünden sonra mezarda bile rahat yokmuş. ‘Dinime küfreden bari Müslüman olsa’ demişti atalarımız. Dinime değil de ecdadıma küfredip ‘Hırsız’ diyen sözüm ona Müslüman! Geçenlerde attığı bir mesajda Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zaid, Fahrettin Paşa için “Hırsız” dedi. Aslında bu zatın dedesi, Osmanlı arşivlerinden çıkan belgelere göre tescilli hırsız. Hem de bir İngiliz uşağı, bir hain. Eeee! Dedesi böyle olunca ‘ısırgan otunun dibinde gül çıkmasını beklemek’ elbette beyhude olurdu.

Hayatı roman olacak adam şu Ömer Fahrettin TÜRKKAN Paşa. Namı diğer ‘Çöl Kaplanı’. Dergimizin Aralık sayısında Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, Halil Gür’e verdiği röportajında: “Tarih bilgisi sahiplerindeki düşünme ve tutum belirleme gücü, bir ordunun ileri teknolojili silahlara sahipliği gibidir. Bu yüzdendir ki, emperyalist devletler, hedefe aldıkları ülkelerde tarih bilgisini kirletir, bilinci işlemez kılar…” demişti.

Mustafa Kemal Paşa ve Fahrettin Paşa arasındaki ilişki bu nedenden midir bilemem; ama bugüne kadar yeterince ortaya konulmadı. Belki bu ilişki ortaya konulmuş olsaydı bugün Mustafa Kemal’e, din ekseninde kötü nazarlarla bakanlar, onun hakkında şüphe duyanlar,  bakış acılarını yeniden gözden geçir, belki de bizler, Mustafa Kemal’i daha iyi tanıma fırsatını yakalardık(?) Lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim.

Osmanlı orduları I. Dünya Savaşında Güney cepheleri olan; Kanal, Filistin, Irak, Suriye, Yemen ve Hicaz cephelerinde savaşmıştı. Kısmi başarıların ardından gelen,  çeşitli nedenlere bağlı mağlubiyetler neticesinde Osmanlı orduları bu cephelerde giderek savaşamaz bir duruma gelmişti.  Osmanlı Genelkurmayı, Güneydeki askeri kuvvetleri yeniden toparlamak için Mustafa Kemal Paşa’yı bu cephede görevlendirilmişti. Daha önce bu bölgelerde bir vesile ile bulunmuş bir komutan olan Mustafa Kemal, vaziyeti çok kısa bir sürede kavrayarak, bütün orduların bir hatta toplanması gerektiği fikrine vardı. Zira, bu kadar geniş bir coğrafyada, bu kadar az ve dağınık, imkânlar bakımından bu kadar yetersiz ve birbirinden irtibatı yok denecek kadar kopuk askeri birliklerle, İngiliz orduları ve asi Arap kuvvetlerine karşı bir savunma yapılamazdı. Tıpkı daha sonra Sakarya Savaşında yapacağı gibi burada da yeterli savunma hazırlıklarını yapabilmek için birliklerine bulundukları yerden yaklaşık 1000 km kadar daha kuzeye yani Halep’in kuzeyine çekilme emrini vermişti. Mustafa Kemal Paşa, askerlik hayatı boyunca hep akılcı ve mantıklı kararlar vermiş bir kumandandı. Onun kararlarında duygusallığa asla yer yoktu. Bir kararı hariç!

Durumu toparlamak için görevlendirildiği bu cephede 7. Ordu komutanı olarak Mustafa Kemal, emrindeki ordu birliklerine Halep’in kuzeyinde toplanma emrini telgrafla bildirmesine bildirmişti ama beklemediği bir telgraf Mustafa Kemal’in askerlik mesleğinde ilk kez duraksamasına, duygusal tepki vermesine yol açmıştı. Medine’deki 12 . Tümen komutanı Fahrettin Paşa, telgrafında “ Kumandanım, biz de mi çekileceğiz” diye soruyordu. Mustafa Kemal Paşa gibi harp tarihinde çok sert ve kesin, hatta aykırı emirler vermiş bir komutan, söz konusu Peygamberimizin kabri olunca, bir türlü karar verememiş, askerlerine bir türlü

“-Kabri boşaltın, evet sizde çekilin” diyememişti. Birliğini çekse bir türlü, çekmese onca vatan evladını o hain denizinin ortasında, bir başına, ateşe bırakmak… olacak iş değildi(!)  Sonunda Fahrettin Paşa’ya özel bir telgraf göndererek düşüncesini sordu. Aldığı cevapta Fahrettin Paşa, ‘Müsaadeleriyle kalıp, Peygamberimizi korumak ve ölmek arzularını’ belirtiyordu. Mustafa Kemal Paşa, Fahrettin Paşa’nın bu telgrafı üzerine: Fahrettin Paşa’ya şu emri veriyordu: “Sizler, en yakın askeri birliğin sizden en yakın bin kilometre mesafede olduğunu bilerek orada kalacak ve şartlar ne olursa olsun sonuna kadar vazifenizi yapacaksınız. ALLAH yardımcınız olsun.”

Osmanlı Devleti 30 Ekim’de imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla kayıtsız şartsız teslim olurken, Fahrettin Paşa nasıl olmuş da teslim olmamıştı? Mondros’tan sonra 2 ay 10 gün daha nasıl direnebilmiş ve Medine’yi savunmaya devam etmişti? Kendisine telkinde bulunmak için İstanbul’dan gelen heyetlere ne demiş,  direnmesine gerekçe olarak neyi göstermişti? İşte bu soruların cevabı bu özel anlarda gizliydi. Yaptıklarıyla övünmeyi hiçbir zaman sevmeyen Mustafa Kemal Paşa, daha sonraki hayatında bu çok önemli konuyu dillendirme gereği dahi duymamıştı. Çünkü O, “Hatemül Haremeyn” (kutsal yerlerin hizmetkârı) dikkatinizi çekiyorum “Koruyucusu” değil “Hizmetkârı” diyen necip bir ırkın evladı, sadece, sade bir Müslüman’dı. İşte! Mustafa Kemal Paşa ile Fahrettin Paşa arasındaki bu çok özel tarihi anlar maalesef konunun meraklısı birkaç uzmanın bilgisiyle sınırlı kaldı (?)

Büyük Taarruz öncesinde Malta Adası sürgününden dönen Fahrettin Paşa yeniden orduda aktif bir görev almak için Mustafa Kemal’in karargâhına gider. Mustafa Kemal Paşa onu ayakta karşılayarak: “Sen ölmeden önce adını tarihe yazdırmış bir adamsın Fahrettin” diyerek boynuna sarılır. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa, Fahrettin Paşa’yı çok özel bir görev için büyük elçi olarak Afganistan’a gönderir.

“Türk gibi başla, Alman gibi çalış, İngiliz gibi sonuç al” demişler ya,  sonuç almaya alışkın İngilizler,  kutsal emanetler işinden bir türlü bir sonuç alamamışlardı! Sonunda Medine’ye giren İngilizler, o paha biçilmez eserlerin peşine düştüler. Eserler Medine’de yoktu. Fahrettin Paşa kutsal emanetleri İstanbul’a göndermişti. İngilizler, bu eserleri bu kez de İstanbul’da aradılar. Ama nerede, ne zaman, kim bu eserleri saklamıştı? Belli değildi? İngilizler, İslam dünyasının göz bebeği olan bu nadide eserleri tüm çabalarına rağmen bir türlü bulamadılar. Sonuca odaklı İngilizler kutsal emanetleri bu kez de Lozan barış görüşmeleri sırasında, İsmet Paşa’dan, İngiliz Başbakanı Lord Curzon vasıtasıyla resmen isteme cüretini göstererek, bu konudaki niyetlerini açıkça ortaya koydular. Ancak havalarını aldılar.

Daha sonra 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in Alman orduları, Yunanistan ve Bulgaristan’ı işgal edip Edirne sınırına dayanınca paha biçilmez bu eserler olası bir Alman saldırısı, İstanbul’un işgali ihtimali karşısında, İsmet (İnönü) Paşa’nın emriyle İstanbul’dan alınarak, özel bir tren vagonunda, taşıdığı yükün ne olduğunu bilgisi çok az kişinin vicdanında milli bir sır olarak Niğde’ye gönderildi ve Niğde’de tehlike geçinceye kadar özel bir binada koruma altına alındı.

İşte bugün tam da İslam Dünyasının yıllar sonra Türkiye’nin öncülüğünde,  tek ses, tek yürek olduğu bir zamanda, tam da ‘Kudüs ‘ mevzubahisken, dedesi tescilli hırsız, Frenk uşağı, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zaid’ın durup dururken yumurtladığı bu yumurtanın,  zamanlaması ne kadar da manidar değil mi?

‘Her işte bir hayır vardır derler.’ Biz de,  Abdullah bin Zaid sayesinde bu vesile ile bir kez daha kahraman ecdadımızı minnetle anma imkânı bulmuş olduk.

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE”

 

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu